Turkish

Onüç karakuşa birden bakmanın tek yolu

1.

Geceyle çarpıştı onüç karakuş
yıldızlar darmadağın
gece kanat çırpıyor

2.

Tek sıra tünediler sarı bir kule vincin bomuna
Boşaldı güverteler. Yüklendi onüç karakuşu
gece bandıralı gemi.

O günden sonra
kaptanın karaya hiç ayak basmadığı
ve küçük bir fırtınanın
gemiyi tedbirli bir uzaklıktan izlediği söylenir

3.

“Tahran’a mı?” dedim
“Ordan geliyoruz zaten” dedi biri
“Rumeli?”
“Kahveciye on beş lira borç taktık orda”
“Pazariçi?”
“Oralıyız biz, orda ağaçlar onüç karakuşun
adlarını yüksek sesle söyleyerek uzar”

4.

Kuyunun dibinde dolunay

Onüç karakuş kanat çırpmadan dönüyor
kuyunun üstünde

Kış uzun sürecek ve uykusu hafif olacak ağaçların

[…]

Un çorbası, kiraz rakısı, biraz zaman

Burada iyiyim
okaliptus yapraklarının altında, muz ağaçlarının
çatlayan narların arasında, burada
öğleyi yiyoruz geceleri,
zakkum rakısı içiyoruz, kamış budamaktan dönen
balıkçılarla konuşuyoruz, bu nehir diyorlar
anlayabilir her şeyin neden yağmur ırası taşıdığını ?
bu nehirler diyorum üstüne basa basa bu nehirler!
buralılar, aynı yatakta üst üste akan iki nehir olduğunu bilmiyorlar:
güneşe koşut, uzaktan yılanların çiftleşmesi sanılan iki nehir

Burada iyiyim,
burada, sivrisinekler prensliğinde
nehre bakan bir oda verdiler bana
un çorbası, kiraz rakısı, biraz zaman verdiler
‘insanlar’ dedim doktora, sözcüklerle düşünmezlerdi eskiden,
güneş, sıyrılmış bir balık kılçığı gibi dururken gökte,
imgelerle düşünmenin sonsuz olanaklılığı çok geldi
onlara,bu yüzden sınırlı sayıda sözcük uydurdular;
doktor, not alıyor, ‘insanlar’ derken kendimi dışarıda
bıraktığıma dikkat çekiyor, doktor,
zamanın yağmur ırası taşıdığına inanmıyor

Zaman yılan balığı gibi kayıyor ayrılığımızdan,
ağaçları kireçliyoruz burada, iskeleyi onarıyoruz,
uzayıp kısalan gölgelerin diline çalışıyoruz,
yangın gözetleme kulesinden dönen
iki arı çobanına rastladık dün, bu orman dediler
bir açıklama olabilir kendi varlığına
bu ormanlar dedim, bu ormanlar!
buralılar ormanın arasında başka bir ormanın durduğunu görmüyorlar:
uzaktan bakınca yağmur sanılan başka bir orman

Burada iyiyim,
gündüzleri dağa bakıyorum, geceleri gizli gizli yazıyorum
yazmak daha da yalnızlaştırıyormuş insanı
inanmıyorum

Kulenin balkonu

"Ölmekten korkmuyorum" dedi adam. "Hiçlik :
yazın etine sıçrayan çekirge, apansız bastıran yağmur,
taşın gölgesinde kırmızı karınca sirki.
Daha çok sözcüklerin olmayışı korkutuyor
beni. Bu yüzden yazıyorum, hiç durmadan
yazıyorum. Nasıl yaptıysam bu kuleyi
eskiden durduğu yere kuyunun -babamın
düşüp boynunu, kırdığı o uğursuz kuyunun-"

(Kar yağıyordu. İsli bir gaz lambası şişesinden bembeyaz bir tülbent
gibi geçiyordu ovadan tren. Vagonların camlarından sarkmıştı
cepheye götürülen askerler, miğferlerini sallamak için katarla
yarışan yaban atı sürüsüne. Kara saplanan erzak kamyonu, avluda
odun kıran çocuklar ve kulenin balkonunda adama sarılıp "gitmek
zorundasın" diyen kadının sesindeki bun. Yani
kışın gündelik işleri.)

Ertesi gün kuleden düşüp boynunu kırdı adam
ve her zamanki saatte kulenin kapısını çalıp durdu kadın

Bir elinde fener, bir elinde şemsiye
ve dişlerinin arasında -ıslatmamaya çalıştığı-
adamın şiir dosyası.

Korku, rüzgâra sinmiş kokluyordu kadını

Kril harfleriyle geyik sesidir adın

Kril harfleriyle geyik sesidir adın
karlı bir iskandinav ovası gibi açılan kâğıtta,
gömülüp kaldığımız,
atlarımızın geçemediği altı haftada

Usta der
diken yayı gerer,
mavi bir güle dönüşür
havada vınlayan ok
geyik sıçrar, zaman durur

Aşk ki usta nişancıdır, zalimdir; yoktur
yaralayacaksa kalbinden
öldürecekse kalkanından vurur

Çocuk, flüt oyar ormanda ustasından habersiz,
göğüslerini bulgar gülleriyle örterek gelir kız,
gelir toplayarak kuşburnu
dikenli çalılardan

Usta der
diken yayı gerer
aşk ki bundan başkadır ve düpedüz budur
tek kollu üstelik kör bir okçudur
bulur her kabuğun en yumuşak yerini

Çocuk, uyur atının altında
uyur ustası, atlar, kamp
geyik iner nilüferlerin kar tuttuğu göle
iner geçerek arasından çadırların

Kril harfleriyle geyik sesidir adın
karlı bir iskandinav ovası gibi açılır kâğıt
çoktan gitmişler, küller, yolunmuş bulgar gülleri,
koklar durur kurt, geyiğin ayak izlerini

Ülkenden uzaktasın, ülkendeyim

Ülkenden uzaktasın, ülkendeyim
giderek, postada kaybolan mektuplara
benziyor şiirlerim:

Uyuyakalmışsın uzun, muz sarısı koltuğunda
topuzun dağılmış, gözlüğün düşüyor elinden yere
yenmiş tabağında beş elmadan dördü
arasına tarak sıkıştırılmış bir kitap
dizlerinin üstünde prusya mavisi bir örtü
düşünde eski seslerin piyesinden
bir sahne görüyorsun belki

bizdesin, annen çıldırmamış daha,
kardeşimi askere almamışlar
“Şimdi Uzaklardasın” ı söylüyor
Zeki Müren radyoda
birazdan şarkıyı kesip silahlı kuvvetlerin
ülkenin selameti için
yönetime el koyduğunu söyleyecekler
birazdan “gitmem gerek” diyeceksin
“ben gelemem, çünkü Türkçe…”

Binlerce kez izledin bu oyunu
sırılsıklam ter içinde uyanmak üzereyken ama,
ilk defa, buruşturulmuş bir
telgraf ilişecek gözüne
gramafon dolabında :

../’uyanma sakın../’rüzgâr../’
benden haber gibi../’göğsüne kuru
/'bir yaprak düşürecek../’

Ülkenden uzaktasın, ülken çok karışık
şimdilik hayattayım
maşuk, kuşkulu, ayrılığa bağışık

Bir Şairin Sevdiği Kadından Dilediği Özrün Şiirdir

Soluksuz bir yağmur yağıyordu sanki
yapraklar savruluyordu güz havasında, eski yıllarla
ağır kokusu boğuyordu insanı ağulu sözlerin.
Bir kapı açıldı derken kapandı öteki.
Uzun bir yolculuktan gelmiş gibiydi şair
soluk ve sessiz, bir üzgün çiçeği bükmüştü boynunu.

Ayaklarında pranga boynunda halka gibiydi yutkunduğu
şiir, ateş çemberinde kuşların uçuştuğu çığlıktı.
Yalnız şu sözler çıktı ağzından, kuru
bir toprak gibi ufalanarak:

Affet beni.

Uzakta, ağaçlar kök tutuyor, taşlar geriniyordu
uykuda, bir ölüm çiçeği açıyordu renksiz.

Kavuştukça

Sonsuz ve ılık bir ülke soluğum
Yabanıl ve makul ağzına
Çünkü dehşet seviyorum, aşk mültecisiyim, çünkü
Her yere yasaklıyım, yalnız serbestim sana
Sana dokunuyorum kalaylanıyor gök
Adını koyamadığım sessiz ihtilaller oluyor
Fırtınalar oluyor, kasırgalar
Çıldırtan bir güz yeşili örterken istek kipini
Değdi değerken deniz kaçkını o mavi
Çatılara, bulutlara, dumanına vapurların
Şarkılar söylüyorum senin için değişik dillerde
Bütün sevdalılar nehirler atlıyor, mevsimler
Hele ana dilimle ki patlar oldum olası
Sıkışmış mağma gibi yeraltında kaynayan
Sana dokunuyorum, rastlantı olmaktan çıkıyor anlam
Sana varıyorum, sular durmaz oluyor yataklarında
Ki savunmalıyım diyorum güzel olan ne varsa
Şu karıncalarla, günlerin yükünü taşıyan
böceklerle belki
Bak çipolar çekiliyor… Gemiler
Uzaklara çağırıyor düşü
Sen mendil sallanışı gibi
Dişil çiylerle kaplıyorsun denizi
Ve açıkta, dalgada, sandallar gibi okşuyor suları
sözcüklerim
Seninle aynı anlamda kavuştukça

Şiirin Adanmış Yolu

Şafak, ışığın bir çift göze dönüştüğü an
Kumru ötüşleri birikir saçakların altında, duru
Deniz, o kurşuni rengin bakiresi ve mavinin sesi
Bir ayrılık türküsü fısıldar, uçar gider
Hüznün iri kuşları ve sevgiliyi açıklardan
Son defa selamlar kaptan

Kuzey rüzgârını gösterir rüzgâr gülü
Ağzımızın kokusuyla doluyken gökyüzü
Sözcükler karnını deşer mavinin, şiirin neşteriyle
İsteğin atı köpürür azgın suyla
Yüksek dağ çığırlarında ateşler yol gösterir yolcuya
Ve koyaklarda çalınır çağrı davulları

Guguk kuşu, yalnızlığın ve aşkın yılmaz yokuşçusu
Şakır günü güne katan sesiyle
‘Eriyen demir yanan kömür günleri’
Gece lekedir artık, hesabı var gündüzün
Ve şair her şiirinde sözün
Sonsuzluğunu ilân eder

Çünkü aşk, şiirin adanmış yolu
Temmuzun tılsımı ve asidiyle dolu
Ve Ağustosun ilk bakır aleviyle
Dağ başlarında yanan

Mor Sessizlik

Bırak kendini aşkın geniş tapınağına
Dilin o yumuşak köpüğüne bırak
Yeniden doğ kırmızı ışıklar arasında

Dal çağlayan mehtabın
Sese düşen mehtabın fosforuna
Ve mavili yağmur gibi
Uzan yaşayacaklarına
İsteğin çağrısının büyüdüğü yerde

Sürsün yolculuğun, atıl kollarına karanlığın
Konuşmalar, bakışmalar, bizi biz eden her şey
Kalsın derin anıların kıvrımlarında
Mor sessizlik, soluğumuzdaki uyaklar
Aramızda köpürerek akıp giden nehir
Ve uzandığımız yumuşak yorgunluklar
Sabahlara yakın hazların ardından gelen
Buluşsun akşamın göğsü üstünde
Birleşip ayrılan iki yol gibi

O çiçeklenen boşluğunda benliğinin
Bul ve yitir kendini
Yaşadıkların, yaşayacakların
Kavgaların, aşkların
Karışsın o sonsuz dalgalara
Anımsayış sabahı gibi çeşmelerle akan

Siyah Beyaz

Benim zencilerden hiç farkım yoktu
Onların siyahı beyaz
Benim beyazım siyah
Bizi bir seven mutlaka olurdu

Bir aşk güzeli ardımızda
Çıkıp karanlıktan
Işık halinde
Yeşil kırmızı
Kırmızı yeşil
Bir masala dokunurdu

Ben bir sözcüğe sığınıp
Düğümleyip masalı
Kara taşlara yazardım kendimi
Çığlık atardı harfler
Panik içinde halk gibi

Sonra gece cinsiyetli
Hünsa şiir
Her saatin başlangıcında
Üzerinden kan damlayan bayrakla
Şehirlere unutuş gibi girerdi

Ben doğardım o sessizlikte
Zencilerle sevişip
Sevişip zenciler benimle
Doğunun kavimler parmağı gibi
Ayağa kalkardık

Ayağa kalkardık mucizeyle. tanrı yoktu. yok tanrıydı. gece
Irksız sevişmelerde, masal sanrıydı

Gece sanrıydı
Benim zencilerden hiç farkım yoktu
Benim beyazım masal
Onların siyahı tanrıydı