2015

Grazie ma ancor più perdono

Perché un figlio che muore
ti dà la grazia
di non aver paura di morire,
anzi, poiché sei morta
piena di piaghe,
di non aver paura
di morire nel male.

La grazia di esser pari
al dignitoso orgoglio
che ti avevamo dato
senza sapere che sarebbe stato
sale sulle tue piaghe:
per finire come un'adulta
poco più che bambina.

La grazia di morirci
lungo la tua via
di trafitture, squarci e ustioni
quasi che tutto fosse,
come già tu eri stata,
un concordato confidente
dono del cielo.

Grazie allora figlia
ma ancor più perdono.

E siamo

sul lago a cui spesso andava la figlia perduta

 

Dolci sensi celati in chiara sera
fra franti pioppi e salici grondati
entro il limbo intricato dei canneti,
lungo sciaquii di abbrividente luna

vi ritrovi colei che a cieca sorte
nel mese svelato il guardo soave
trepidamente affisse al fioco annuire
di incerte stelle e inquiete nubi e meste

che a sé traeva per sfiniti vuoti
la vorace vertigine del cielo
via da noi per chiuso nume interdetti

spiriti; per cui remoti vaghiamo
fra esausti salici e spirati pioppi
e inanimate stelle e nubi e siamo.

Corteza de abedul

Traje a casa, hace tiempo,
un poco de corteza de abedul.
Aun reseca conserva la misma palidez
a la que fui a asomarme entonces, gris
de octubre y altitud, lavado por las nieblas;
no ha perdido tampoco las trazas de aquel rosa
tenue. Está muerta
------------------------a la manera viva
de la materia vegetal, de corrupción difusa.

Traje a casa corteza de abedul
para tener al lado, junto a todo lo mío,
una cosa que fuera lo contrario
a mí,
antídoto de mí, piel convocada
de algo que me enfrentó y toqué, salud
venida de lo ajeno, un bien sin aura,
el sello de un presente en su verdad más simple:
el árbol y delante yo, y un hueco
separándonos, aire separándonos.
Corteza de abedul que fue abedul tan sólo,
mientras yo, siendo yo, acercaba mi mano.

Mantis observada de cerca

Sujeto con cuidado,
con dos dedos,
un ejemplar pulido
de mantis religiosa.

Criatura camuflada,
sorpresa entre la hierba
verde. Su mecanismo
de fingida atonía,
su angulado tesón
que regula fiereza,
su fe bronca, ¿me sienten?
¿Me está desconociendo
en su cerebro y soy
mera mancha del mundo?
¿O mira mi mirada
con su mirada ígnea,
con su único saber?

En esta mutua escena
al borde del camino
nuestro contacto es vano,
porque somos ajenos.
Su plegaria a la muerte
no me incumbe. Mi juicio
-de sólo unos segundos-
apenas si la toca.

Breve roce de dos
universos que huyen.

Mi ser inaccesible
deposita en la hierba,
con cuidado,
su ser inaccesible.

Pieza de Giacometti

(Museo de Arte Moderno Louisiana,
Humlebaek, Dinamarca)

La sala es
premeditada-
mente
estrecha.
Estrechos son
también
los hombros
de la figura andante.
Hay un punto
de fuga
y allí está,
vertical.
Desde ese punto
tan lejano
parte
su perpetuo
primer y suspensivo
paso. Avanza y
no avanza.
Tristeza
decidida,
humana
determinación,
no se sabe
hacia dónde.

Delante tiene
el hueco:
la arquitectura
construyó
vacío
para que puedan ver
la pena espesa
de su invisible
marcha
los visitantes,
los inquiridores.
Detrás, una pared
acristalada
se abre a un brazo
de mar
y a un jardín
que dispensa
el húmedo verdor

de Escandinavia.

El hombre
de rugoso bronce
da la espalda
a esas cosas
y
mira
únicamente
al hueco.
Tener que transitarlo
nos desorienta
a ambos, él
en su aire
de arte,
yo
en mi respiración
de aire
en el aire.

Cuando decido
no moverme,
el vacío
intermedio
se transforma
en un túnel
de luz
fortalecida.
Así
florece
la escultura
al fin,
desconsolada,
fértil.
Ya es una enjuta
flor
en el espacio,
ya sólo estamos
la escultura
y yo.

La arboleda
y el mar
han adquirido
tonos
de gran
indiferencia.
Son los matices
del verde
desterrado.

La prière du mécréant

1.
Il y en a qui prient Dieu,
Vichnou, Allah ou Jéhovah.
Et c’est bien leur droit.
(Même si depuis tout ce temps,
le monde n’a pas vraiment
l’air de s’en porter mieux).
Mais moi, ce soir, c’est toi,
mon semblable, mon frère,
que j’aimerais prier…

2.
Oui, je sais, croire en toi
n’est pas tous les jours facile.
Souvent tu te montres étroit,
idiot, égoïste, imbécile,
incapable de veiller à tes propres intérêts.
(Pour croire en toi,
mon semblable, mon frère
il faut avoir la foi !)

3.
Souvent tu fais comme Dieu,
Vichnou, Allah ou Jéhovah :
Tu te tais, tu ne réponds pas,
Tu es dur de la feuille,
obtus, indifférent
aux malheurs que toi-même
et les tiens endurez…
Mais c’est toi ce soir,
mon semblable, mon frère
que j’aimerais prier…

4.
Car tu es mieux que Dieu,
Vichnou, Allah ou Jéhovah
Oui tu es mieux, mon frère,
tu es plus fort et plus puissant.
Souvent, on te croit absent,
mais tu es partout, mon frère.
Tu es omniprésent…
On te croit ignorant,
mais tu sais tout mon frère.
Tu es omniscient…
On te croit impuissant, mais si tu te lèves, rien ne peut te résister
car tu es le nombre, mon frère,
le nombre, la force, la sagesse et l’intelligence.
Oui, tu es tout puissant, mon frère…

5.
C’est pourquoi,
mon semblable, mon frère,
c’est à toi ce soir que j’adresse ma prière :
Prends pitié de toi mon frère…
Oui, prends pitié de toi.
Ne te laisse pas faire.
N’en laisse pas quelques-uns
(qui sans toi ne seraient rien)
décider à ta place
et continuer sur ton dos à faire
leurs petites et leurs grandes affaires.
Occupe-toi toi-même, mon frère,
de tes propres affaires.
Occupe-toi un peu moins de Dieu
Occupe toi un peu plus de toi.
Et assure avec tes frères
ton Salut sur la Terre.

Tenteden ensene düşen yağmur damlasını kıskanıyordum

Devrilen saksı,
bir şey olmamış gibi
bir kedi— ses yok

1- Brahma yaşamdır, Brahma Ka’dır, Brahma Kha’dır.

2- Sonra o dedi ki Brahma’nın yaşam olmasını anladım da Ka ve Kha’yı anlamadım.

3- Onlar dediler ki Ka(Keyif) ile Kha(Boş Olma) aynı şeydir. Ka ile Kha aynıdır.

4- Böylece ona yaşam ve boşluğu açıkladılar.

Saçını topuz yapmıştın, pazardan bir kasa kestane aldın,
tenteden ensene düşen yağmur damlasını kıskanıyordum.

Bir Şairin Sevdiği Kadından Dilediği Özrün Şiirdir

Soluksuz bir yağmur yağıyordu sanki
yapraklar savruluyordu güz havasında, eski yıllarla
ağır kokusu boğuyordu insanı ağulu sözlerin.
Bir kapı açıldı derken kapandı öteki.
Uzun bir yolculuktan gelmiş gibiydi şair
soluk ve sessiz, bir üzgün çiçeği bükmüştü boynunu.

Ayaklarında pranga boynunda halka gibiydi yutkunduğu
şiir, ateş çemberinde kuşların uçuştuğu çığlıktı.
Yalnız şu sözler çıktı ağzından, kuru
bir toprak gibi ufalanarak:

Affet beni.

Uzakta, ağaçlar kök tutuyor, taşlar geriniyordu
uykuda, bir ölüm çiçeği açıyordu renksiz.

Kavuştukça

Sonsuz ve ılık bir ülke soluğum
Yabanıl ve makul ağzına
Çünkü dehşet seviyorum, aşk mültecisiyim, çünkü
Her yere yasaklıyım, yalnız serbestim sana
Sana dokunuyorum kalaylanıyor gök
Adını koyamadığım sessiz ihtilaller oluyor
Fırtınalar oluyor, kasırgalar
Çıldırtan bir güz yeşili örterken istek kipini
Değdi değerken deniz kaçkını o mavi
Çatılara, bulutlara, dumanına vapurların
Şarkılar söylüyorum senin için değişik dillerde
Bütün sevdalılar nehirler atlıyor, mevsimler
Hele ana dilimle ki patlar oldum olası
Sıkışmış mağma gibi yeraltında kaynayan
Sana dokunuyorum, rastlantı olmaktan çıkıyor anlam
Sana varıyorum, sular durmaz oluyor yataklarında
Ki savunmalıyım diyorum güzel olan ne varsa
Şu karıncalarla, günlerin yükünü taşıyan
böceklerle belki
Bak çipolar çekiliyor… Gemiler
Uzaklara çağırıyor düşü
Sen mendil sallanışı gibi
Dişil çiylerle kaplıyorsun denizi
Ve açıkta, dalgada, sandallar gibi okşuyor suları
sözcüklerim
Seninle aynı anlamda kavuştukça

Şiirin Adanmış Yolu

Şafak, ışığın bir çift göze dönüştüğü an
Kumru ötüşleri birikir saçakların altında, duru
Deniz, o kurşuni rengin bakiresi ve mavinin sesi
Bir ayrılık türküsü fısıldar, uçar gider
Hüznün iri kuşları ve sevgiliyi açıklardan
Son defa selamlar kaptan

Kuzey rüzgârını gösterir rüzgâr gülü
Ağzımızın kokusuyla doluyken gökyüzü
Sözcükler karnını deşer mavinin, şiirin neşteriyle
İsteğin atı köpürür azgın suyla
Yüksek dağ çığırlarında ateşler yol gösterir yolcuya
Ve koyaklarda çalınır çağrı davulları

Guguk kuşu, yalnızlığın ve aşkın yılmaz yokuşçusu
Şakır günü güne katan sesiyle
‘Eriyen demir yanan kömür günleri’
Gece lekedir artık, hesabı var gündüzün
Ve şair her şiirinde sözün
Sonsuzluğunu ilân eder

Çünkü aşk, şiirin adanmış yolu
Temmuzun tılsımı ve asidiyle dolu
Ve Ağustosun ilk bakır aleviyle
Dağ başlarında yanan